
Işık üstüne, ve ne kadar azının yettiği
İnsanlar enstrümanın kamera olduğunu sanır. Değil. Kamera, bir kararı kaydeden bir kutudur. Enstrüman ışıktır, ve yirmi yılımı onu bir denizcinin suyu okuduğu gibi okumayı öğrenerek geçirdim — kontrol edilecek bir şey olarak değil, beklenecek ve birlikte hareket edilecek bir şey olarak.
İstediğim ışık neredeyse hiçbir zaman parlak değildir. Parlak ışık bir yüzü düzleştirir; her çukuru doldurur ve bir insanı başkası olmaktan çıkaran o küçük coğrafyayı siler. Aradığım şey, yönü ve kenarı olan ışıktır. Nehirde erken sabah. Fırtınadan önceki saat. Dışarıda güneşin, arkasında karanlık odanın olduğu bir kapı aralığı. Kuzeye bakan bir pencere — ki resim tarihine, kurulmuş herhangi bir stüdyodan daha çok iyi portre vermiştir.
Sevdiğim tek bir flaşım yok. Bir tane stüdyo parazitim var, onu da yılda belki dört gün kullanırım, o zaman bile yeterince kumaşın içinden geçiririm ki paraziti andırmayı bırakıp bir pencereyi andırmaya başlasın. Yaptığım her şey, zaten orada olan ışıkla aydınlandı.
Bu bir kısıtlama gibi geliyor. Tam tersi. Işık taşımayı bıraktığında, onu bulmaya başlarsın. Bir yere girersin ve ilk yaptığın şey, iyi ışığın zaten nerede olduğunu aramaktır — sabah dokuzda iki bina arasından gelen huzme, soluk bir duvardan yumuşak sekme, perdedeki aralık. Sonra onun yakınında beklersin, er ya da geç bir yüz onun içine girer, ve geriye kalan tek şey yoldan çekilmektir.
Hindistan serisini açan portre böyle yapıldı. Nehirdeki yaşlı adamı aydınlatmadım. Şafağın birazdan ineceği yeri buldum ve o oraya yürüyene kadar orada durdum. İşi ışık yaptı. Ben bir düğmeye bastım.
Yeni başlıyorsan ve yalnızca bir derse paran yetiyorsa, bir haftanı aynı pencereyi altı farklı saatte fotoğraflamaktan başka bir şey yapmadan geçir. Portre hakkında hiçbir ekipmanın öğretemeyeceği kadar çok şey öğrenirsin. Önce ışık. Yüz gelir.